Ben İstanbul ve Yağmur

Başım ağrıyor, İstanbul’a yağmur yağıyor.. İnsanlara olan tüm sevgimle çıkıyorum sokağa. Yağmur yağıyor, herkes kaçmaya çalışıyor. Dimdik yürüyorum yağmurun altında yavaş yavaş. Gökyüzüne bakmaya çalışıyorum. Gözlerimin içine düşen her damla birazcık canımı yaksa da olsun diyorum, acı çekmeden temizlik olmaz. Sağ tarafımda bir kadın elbisesi kirlenmesin diye sığınacak yer arıyor. Yağmur şiddetini arttırıyor, ben yavaşlıyorum, ruhumu yıkıyorum.

Her sabah ayrı bir keşmekeşin yaşandığı caddeye çıkıyorum. Gözlerimi kapayıp yağmuru dinliyorum. Sanki kimse yok sokakta ben ve yağmurdan başka. Sesini dinliyorum. Sonra taklidini yapıyorum. “ŞŞŞŞŞ” Yanımdan geçen kadın deli herhalde diyor. Sonra yağmurun sesinin aslında sus anlamına geldiğini anlıyorum. ŞŞ sessiz olun biraz diyor yağmur. Her gün beynimi yoran “dönere gellll, simiiiiittt sıcak sıcakkk, buyruunnnnn” haykırışlarının bugün olmadığını fark ediyorum. Göz kırpıyorum yağmura susuyorum. Yüzümde kocaman bir gülümse yürümeye devam ediyorum. Bir pastanenin yanından geçerken kapıda duran sahibi iğrenç bir buyrunnnnnn çekiyor. ŞŞŞŞ diyorum ona. Deli midir, nedir? diyor pastaneci oysaki vitrinine bile bakmadım. Tek derdim sahile biran önce varmak. Koşan bir kız çocuğu çarpıyor dizime, mantosunu kafasına çekmiş yüzüme bakıyor, duruyorum. Yüzümdeki kocaman gülümsemeyi görünce o da gülümsüyor. İyi dersler diyorum, gülümseyerek koşmaya devam ediyor.

Sahile varıyorum sonunda her sabah tıklım tıklım olan çaycı bomboş denize en yakın tabureye oturuyorum. Çocuk büfenin içinden bana bakıyor, elimde bir çayı karıştırır gibi yapıyorum. Anlıyorum, zehir gibi çocuk, bir dakika geçmeden çayım masamda. Abi, istersen şöyle geç ıslanma diyor, ŞŞŞ diyorum. Deli midir, nedir? diye söylenerek gidiyor yanımdan. Çayım karbonatlı belli, olsun bugün her şey o kadar güzel ki. Denize vuran damlaları izliyorum,şıp şıp şıp… ŞŞŞ diyorum susun yağmur kızacak. Susmuyorlar. Vapura yetişmek için koşan insanlar bana bir garip bakıyorlar, deli herhalde dediklerini hissediyorum. Tanıdığım delileri düşüyorum. Şimdi nerde ne yapıyorlar? İlkini Adana da tanımıştım, kırmızı arabaların peşinden koşar, üstlerine tükürürdü. Sonradan öğrendim kızını bir trafik kazasında kaybetmiş, kızına çarpan araba kırmızıymış o yüzden kırmızı arabaları kovalarmış. İkincisini arkadaşlarım anlattılar bana. Yanında çakmak çaktırtmaz, ateş yaktırmaz hatta sigara bile içirtmezmiş. Merak ettim yaşadığı yeri öğrenip yanına gittim, parkta yaşıyordu. Hiçbir şey söylemeden beni görebileceği bir yere oturup sigaramı ağzıma aldım. Tam çakmağı çakacakken yan tarafımdan bir ses geldi. Yakma! Çok soğuk ve sakin bir sesti, döndüm bir sigarada ona uzattım, almadı. Yakma dedi yeniden. Neden dedim. Evimde yakma, dedi. Oldukça huzursuz olduğunu görünce ayrıldım yanından onu rahat bırakmak için. Oysa sadece onu tanımaya gitmiştim. Üçüncüsünü İstanbul, Sirkecide tanıdım. Daha üniversiteyi yeni kazanmış ve kalacak yer bulamadığımdan sirkecide bir otelde kalıyordum. Her sabah okula giderken elinde bir çiçekle garın önünde dolaşan bir adam görürdüm. İlk zamanlar dikkatimi çekmiyordu. Dış görünüşü hiç de deli gibi değildi. Tedirgin ve telaşlı giyimi düzgün bir adamdı. Her sabah aynı sahneyi görmeye başlayınca dikkatimi çekmeye ve gizli bir köşeden izlemeye başladım. Durmadan saatine bakıyor, gara giriyor, gardan çıkıyor. Elindeki çiçeği kokluyor, tekrar saatine bakıyor, yakasını düzeltiyor, tekrar saatine bakıyordu saatler sonra çiçeği çöpe atıp gidiyordu. Her sabah aynı şeyleri aynı sırayla yapıyordu. Bir süre sonra dayanamadım, gittim konuştum. Kimi bekliyorsun? dedim. Gülümsedi yüzüme. Gelmedi mi? dedim. Gelmek üzeredir, diyordu. Kendine çizdiği yaşamın değişmemesi için hiçbir şey söylemedim ona. Ayrıldım yanından.

Denize damlalar düşüyordu. Çaycı çocuk geldi, bana sormadan yeni bir çay bıraktı masaya gitti. Hayatım boyunca delilere neden bu kadar ilgi duymuştum. Böylesine güzel bir günün başlangıcında neden onları hatırlıyordum. Delilerde her zaman kendimden bir parça bulmuştum. Asla vazgeçmeme, milyarlarca insanın hiçbir değer vermediği bir şeye tutkuyla bağlanma, dünyanın kendi istediği gibi olduğuna inanmak… Her delide bir parça buluyordum kendimden. Belki de onlar hayatı, sevgiyi bu kadar sorgulamaktan sıkılıp deli taklidi yapıyorlardır, dedim. Kim bilir? Belki de hiçbiri deli değil, dalga geçiyorlar bizimle. Sonra günün birinde delirip sokaklara çıkma ihtimalimi düşündüm. Çığlıklar, tiksinti dolu bakışlar, dışlanmalar, alaya almalar… Deli olsam ben Rimbaud um derdim diye düşündüm. Sonra bu tehlikeli düşünceleri bir kenara bırakıp yeniden yürümeye başladım. Ben akıllı olmak zorundaydım. Ve yeniden başladı keşmekeş satıcılar, araba gürültüsü, inşaat sesleri… az önce bu sokakta yoktular. Ya da deli taklidi yapıp ben görmedim. Tanrım, eve gitmeliyim. Sonra bir kahve yaptım kendime ve elime bir kağıt alıp bugün yazılabilecek yüzlerce konu çıkardım…

7 Haziran 2007

Ahmet Çağrı Özsema

Ahmet Çağrı Özsema

3 comments

  1. Cagaran Irmak’in .. KaranLiktakiLer.! adli son filmini animsatti bana bu satirLar nedense… 🙂

    “akilli” olma zorunlulugu…!! bu zorunluluktan siyrilmayi basarabilen “Deli”lere hayranim…

  2. uzun zamandır evden çıkmamıştım. Bir gün dışarı çıktım işim vardı, şemsiyem de yoktu, aniden yağmur başladı, bardaktan boşalıncasına bir yağmur, aylardan eylüldü, öyle bir soğukta yoktu, insanlar kaçarçasına yağmurdan kaçmak için, bir tek ben yürüyordum, o kadar güzel gelmişti ki yağmur bedenime, canlandığımı hissettim, yaşadığımı hissettim… ben bu duygular içindeyken insanlar tuhaf tuhaf bakıyordu bana… hatta laf atanlar olunca onlara baktım ve hızlı hızlı yürümeye başladım ötekiler gibi… Acaba garip olan kimdi… bu yağmurun tadını çıkaran ben mi… bilmiyorum… böyle zamanlarda bence insanları önemsemememek lazım diye düşünüyorum..

Bir Cevap Yazın