Archive for March, 2009

Sinema-Tv Merkezi Ücretsiz Film Gösterileri

Posted on March 31st, 2009 with 0 Comments

SİNEMA-TV MERKEZİ 30 MART PAZARTESİ – 16 NİSAN PERŞEMBE TARİHLERİ ARASINDA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İTALYAN SİNEMASI ÖRNEKLERİNDEN OLUŞAN BİR GÖSTERİ DÜZENLİYOR.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema Televizyon Merkezi, İstanbul İtalyan Kültür Merkezi ve Türk Güzel Sanatlar Vakfı’nın katkılarıyla 30 Mart Pazartesi- 16 Nisan Perşembe 2009 tarihleri arasında sekiz filmden oluşan “Geçmişten Günümüze İtalyan Sineması” gösterisi düzenliyor.

Etkinlik bünyesinde, İstanbul Goethe Enstitüsü ile birlikte düzenlenen bir önceki Alman Filmleri toplu gösterisinden sonra bu kez İtalyan Sineması’ndan kronolojik olarak sıralanmış eserler bir araya getiriliyor. Sinema- TV Merkezi Küçük Salon’da her gün saat 16:00’da yapılacak olan halka açık film gösterilerinin bu yılki ikinci adımında Luchino Visconti’nin Yer Sarsılıyor (1948), Franco Zeffirelli’nin Hırçın Kız (1967), Federico Fellini’nin Amarcord (1973), Valerio Zurlini’nin Tatar Çölü (1976), Gianni Amelio’nun Amerika (1994), Michele Placido’nun Suç Romanı (2005) ve Gian Paolo Cugno’nun Salvator (2006) adlı filmleri İngilizce altyazılı olarak izlenebilir.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Merkezi

Yıldız Posta cad. No:1 Kışlaönü/ Beşiktaş

Tel: 0 212 2749870

He Was A Quiet Man

Posted on March 19th, 2009 with 1 Comment

“Gün gelir sürüyü kurtarmak için hasta ve zayıfları kurban etmek gerekir”

hewasaquietmanÇok ilginç bir film izledim, ki bu benim için başlı başına bir övgü cümlesidir. “He Was A Quiet Man” (“Sessiz bir adamdı” ülkemizde “Sıradan Bir Gündü gibi absürt bir isimle vizyona girmiştir) filmi izler izlemez birilerine anlatma ihtiyacı hissettiğiniz ender filmlerden. Aslında Amerikalılar “tutunamayanlar“ın hikayesini anlatmakta çok da iyi değillerdir, daha çok Avrupa sinemasına bırakırlar bu konuyu fakat kendisi bir Hollywood tutunamayanı olan yönetmen Frank A.Cappello bu duygunun hakkını tamamıyla vermiş.

Filmden alıntılar yapmamak, hikayesini anlatmamak için zor tutuyorum kendimi, ilk saniyesinden son saniyesine kadar gözümü kırpmadan hayretler içerisinde izledim filmi. Özellikle çok başarılı olan replikler 95 dakika boyunca gerçekten yönetmenin söylemek istediği bir şeyler olduğunun hissini veriyor.

Filmin oyuncularına gelince Christian Slater belki de hayatının performansını ortaya koymuş. Altından kalkması oldukça zor olan Maconel karekterini belki de başkası yapsa yapmacık duracak kadar abartılı bir şekilde yansıtmasına rağmen seyirciyi hiç bir sahnede gerçekliğinden şüpheye düşürmüyor. Silik ve aslında sinir bozucu bir karakter olan Maconel, Slater’in oyunculuğuyla sempatik bir hava yakalıyor ve seyirciyi ister istemez kendine yakın hissettiriyor.

Önceki tecrübelerimden dolayı soğuk baktığım  Elisha Cuthbert ise filmde sıkça bahsedildiği gibi “Gülünce ışık saçıyor…” Ben bu kadar güzel gülümseyen birini daha görmedim. Cappello , Cuthbert’i o kadar güzel bir şekilde perdeye yansıtmış ki göründüğü her karede hayranlıkla izlemekten bazen filmden bile uzaklaştığım söylenebilir.  Filmdeki o muhteşem gülümsemesini sıkça hatırlayacağım aşikar.

Filmin son sahnesinde kan ter içerisindeydim,  filmin finali senaryoda basite kaçmış havası verse bile o kadar güzel çekilmiş ki dış dünyadan tamamıyla koparıp alıyor izleyeni.

Konuyu anlatmadan yazımı bitirmenin verdiği haklı gurula söyleyebileceğim tek cümle şu; henüz izlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz, eğer izlediyseniz bir kez daha izlemenizde hiçbir sakınca yok.

Dokunma

Posted on March 15th, 2009 with 1 Comment

olum“Uğruna ölebileceğin şeylerin varsa, bunlar için yaşamalısın” demiştim. Onu son gördüğümde defalarca kestiği bilekleri uğruna ölebileceği şeyler için yaşamda tutmaya devam ediyordu onu. O bu hayatla kavgalıydı, sevmiyordu bu hayatı bir türlü ısınamamıştı. Ama insanları seviyordu, nedenini kendi de bilmiyordu. Sıcak bir şeyler demişti bir keresinde, seni bana yakın tutan sıcak bir şeyler… Ellerimiz birleştiğinde birbirimize umut veriyorduk. Birbirimizin içini ısıtıyorduk milyon kez ihanetle soğuyan kalplerimize rağmen.

Birbirimizin hayali olmadığımız açıktı, ben tek başıma dünyayı gezmeyi düşlüyordum, adını bile duymadığım limanlarda ömründe sevgiyi görmemiş sokak kadınlarına şiirler okumayı, o ise dünyanın en güzel kız çocuğunu doğurmak istiyordu ve dünyanın en güzel kız çocuğunu en mükemmel şekilde büyütmeyi…

Ben onun gözlerinde dipsiz kıyıları buluyordum, sonsuz maviyi. O bende çocuğunu en mükemmel şekilde büyütecek babayı görüyordu. Yanılıyordu, yanılıyordum.

Beraber söyleyecek bir şarkımız olmamıştı hiç, aynı yemekleri sevmedik, aynı takımı tutmuyor aynı kitapları okumuyorduk. O birbirimizi tamamladığımızı düşünüyordu, bense biz diye bir şeyin olmadığını. Birbirimize aşık bile değildik bana sorarsanız, ben ondaki tutkuyu seviyordum, o bendeki gücü.

Bir gün yollarımızın ayrılacağını biliyordum, tek başına yazılmıştı kaderim. Huysuz, zavallı ve hasta bir ihtiyar olarak ölecektim ben, o ise torunları kucağında tatlı bir nine olarak. Fakat birbirimizden kopuşumuşuz bu kadar yıkmayacaktı hiçbirimizi sadece ellerimiz üşüyecekti birbirimizin yokluğunda…hayal

Birinin artık bir şeyler yapması gerekiyordu, bitirmesi gerekiyordu bu sonu belli filmi, seyirciler en başından beri tahmin etmişti filmin sonunu, bir heyecanı kalmamıştı. Perde kararsa da evimize gitsek diye  söyleniyorlardı. Oysa yan salonlarda izledikleri filmin devamı niteliğinde yalnızlık konulu iki yeni film başlıyordu.

Yorulmuştum. Bu ayrılık benim için dinlence olacaktı. Çok sesli bu aşktan kurtulup kafamı dinleyecektim. Bir limanda yalnız bir içki içip yeni limanlara doğru yelken alacaktım. Oysa dümenimi kırmıştı bu aşk ben farkında değilken. Tersaneye bırakıp yüreğimi, yüreksiz dolaştım yıllarca bir gün mavi sulara yeniden koyulmanın hayallerini kurarak.

Olmadı, bir daha açılamadım mavi sulara, çoktan kurumuştu o canım deniz. Çoktan karaya oturmuştu gemim.

Kurumuş denizimin çorak topraklarında tek başıma otururken farkettim, benim “uğruna ölebilecek hiçbir şeyim kalmamıştı”. Tutkularım teker teker yok olmuştu, hayallerimse çoktan kurumuştu. Uğruna ölebilecek hiçbir şeyim yoksa neden yaşıyorum derken bir el uzandı uzak geçmişten.

Sessizce dokunma ona dedim.

Sakın bana dokunma!

Duymadı.

Fakat dokunmadı.

Ahmet Çağrı Özsema

Kimine

Posted on March 1st, 2009 with 1 Comment

Kimine az geldim,
Beğenmedi beni yukarılardaydı gözü
Küçük geldim,
Rahatsız etti kirli sakallarım,
Boş vermişliğim…
Sığamadı araladığım kapılara,
Paylaşamadı bir damla mutluluğu
Sarılamadı gecelerde huzursuzluğuma…

Çok geldim kimine,
Boşta kaldı şiirlerim
Salkım saçak.
Bol durdu ufacık bedeninde
Ucu bucağı olmayan hayallerim
Oysa kaybolsun isterdim
Ellerinde ellerim.

Bir şarkıydı beklediğim
Onunla yeniden söyleyebileceğim,
Söyleyemedi.
Bekledim durdum gecelerce
Gelemedi.

Ahmet Çağrı Özsema

Neden Yazamıyorum? Çünkü…

Posted on March 1st, 2009 with 2 Comments

yazarUzun zamandır ne yazık ki birşeyler yazamıyorum. Çünkü bu ay içinde çekmeyi düşündüğüm “Şükrü” isimli filme yoğunlaşmış durumdayım. Yazı enerjimin büyük bir çoğunluğunu o alıyor ve çekim günleri yaklaşmasına rağmen hala hazır hale getirebilmiş değilim.
Günümün büyük bir bölümü okulda geçiyor, artan zamanlarda ancak izlemem gereken filmleri izliyorum. Kitap okuyacak zaman bile bulamıyorum. Hatta bir haftalık bulaşık tezgahın üstünde duruyor. Spora da yeniden başladım malumunuz fiziksel olarak da kendimi orada yoruyorum. Uykusuzluğu kaldırabilecek durumda da değilim, bolca da uyuyorum. Kısaca halimiz böyledir, affediniz. En kısa sürede inşallah ardı ardına yazmaya devam edeceğim. Çok güzel düşüncelerim var, içimde biraz büyüyüp doğacak hale geldiklerinde onları bu dünyaya salacağım.

Videos, Slideshows and Podcasts by Cincopa Wordpress Plugin