Archive for April, 2009

Unut Beni Ruhum

Posted on April 27th, 2009 with 1 Comment

Unut beni ruhum, unutmalısın.

Beni unuttuğunda hayat yeni kapılar açacak sana, yeni insanlar tanıyacak, yeni umutlara sahip olacaksın. Güzel günler yaşayacaksın, gökkuşağını göreceksin, yeni sevdalarla tanışacak, adını bile duymadığımız topraklara ayak basacaksın.

Bırak bu bedeni, terk et, süzül semalarda sessizce, kimseye görünme, nereye gitmek istiyorsan oraya git usulca.ruhum

İstersen rüzgar ol, dolan kızıl saçlı sevgilinin zülüflerinde, istersen şarkı ol o ıslak dudaklara dokun ya da ışık ol en iyisi kızıl saçlı sevgilinin odasına süzül bir gece vakti…

Kaç buralardan ruhum, buralar sana göre değil. Ne bu yorgun beden, ne bu kalabalık şehir, ne de bu sahte dostlar yakışıyor sana. Sen bu tutsaklıkla daha çok yaşayamazsın, iyisi mi kurtar kendini bu bedenden.

Unut beni ruhum, dön akdenizin masmavi sularına, açıl açılabildiğin kadar yoksa bu pis şehirde insanların sığlıklarında boğulacaksın.

Affet beni ruhum, layık olamadım sana. Günbegün azaldım, yok oldum, savaşamadım haksızlıklarla, bırak bu bedeni, bu ismi, bu zavallı adamı, kaç kurtar kendini, unut beni ruhum.

Unutmalısın.

Sigarayı Bırakmak Üzerine…

Posted on April 27th, 2009 with 3 Comments

Sigaraya düşman biri değilim, ne de olsa 10 yılı aşkın bir birlikteliğimiz var iyi kötü. Şimdilik bir sorun yok. İleride de olmamasını umuyorum. Fakat bazı insanlar daha dirayetli ve kafaya takmış oluyorlar bu konuyu. Mesala bizim eski hentbol takımından Bahadır. Sigarayı bırakmakla kalmamış utanmamış bir de site açmış :) Sigara Güncesi isimli blogunda sigarayı nasıl bıraktığını anlatıp bırakmak isteyenlere önderlik edecekmiş :) Kendisini kınıyorum :) İnsan eski dostuna bunu yapar mı? Tabii şakası bir yana sigara sağlığa zararlıymış, öyle diyor büyüklerimiz. Ara sıra bakacağım belki beni de yoldan çıkarır ve sigarayı bırakmamı sağlar, zor ama imkansız değil :)

Sıkıcı Pazar Günleri

Posted on April 26th, 2009 with 2 Comments

Çocukluğumdan bu yana pazar günlerinden hiç haz etmem. Uyumayı sevmediğimden dolayı sabahın köründe uyandığım pazar günleri her zaman için eziyet gibi gelmiştir bana. Pazar günü yapılabilecek aktiviteler her zaman sıkıcı, boş ve anlamsızdır. Pazar günlerini dolu dolu yaşamaksa neredeyse her zaman imkansızdır. Çalışmıyor olsanız bile pazar gününün getirdiği, bugün dinleyim hiçbir şey yapmayayım psikolojisi elinizi ayağınızı bağlar. Ne kitap okuyabilirsiniz, ne bir araştırma yapabilirsiniz ne de fotoğraf makinenizi alıp şöyle bir fotoğraf çekmeye çıkmak gelir içinizden. Bütün gün yatağın içinde kalmak, sağa sola dönmek ve televizyon izlemek istersiniz. Oysa televizyonda da izlenebilecek nitelikte bir şey yoktur genellikle, şansınız varsa bir Western filme rastlarsınız ve öğleni zor edersiniz.  Pazar günü öğle vakitleri tam bir kabir azabı niteliğindedir. Umutsuzca akşam olmasını beklersiniz, akşam yapacak hiçbir şey olmadığını bile bile.

Cumartesini pazara bağlayan gece uyumadım, uyku düzenimi yeniden yakalayabilmek için artık uyumam sanırım. Bütün gece günlüğümün yeni görünümü ile uğraştım. Umarım beğenmişsinizdir.

Şimdi sıkıcı saatler beni bekliyor.

Neyse ki bugün Beşiktaş’ın önce hentbol daha sonra da futbol maçı var.  Yoksa yanmıştım.

Herkese mutlu pazarlar.

Tierra (Toprak)

Posted on April 22nd, 2009 with 1 Comment

tierra Sevgili Julio Medem bir yerlerden sesimi duy ve cevap ver lüften her izlediğim filminde beni bu kadar sarsmak ve her şeyi yeniden sorgutlatmak zorunda mısın?

Yaşam adına ızdırap dediğimiz çaresiz bir arkaplan sesiyle birlikte bulunur. Ki biz sadece yarısına katlanabiliriz.” Hani paramparçayızdır yaşarken, içimizde sürekli bir ses bir şeyleri yapmaya zorlar bizi, aynı ses bir çok şeyden de uzak tutar çoğu zaman. Bu sesin ne olduğunu anlamakta zorlanırız, kimi zaman vicdandır bu sesin adı, kimi zaman ön yargılar, kimi zaman korkular. Bu sesi dinlemeye başladıktan sonra hayatımız bir başkasının hayatıdır artık, o ses bize ait değildir, biz o sese aitizdir.

Dünyanın ortasında yapayalnızken bu ses neden gelir yapışır yalnızlığımıza? Bize bir yoldaş olmak için mi burdadır yoksa yalnızlığımızı katmerlemek için mi? Yalnızlık dediğimiz yoksa o sesin ta kendisi midir? Nasıl farkederiz o sesin nerden geldiğini ve gerçek yaşama nasıl dönebiliriz.

İşte Julio Medem 1996 yapımı Tierra (Toprak) filminde bu soruları yanıtlıyor, çok da güzel yanıtlıyor hem de. Hiçbir şüphe bırakmadan yalın sade ve gösterişsiz bir dille anlatıyor. Carmelo Gômez , Emma Suârez ve Silke’ de muhteşem oyunculuklarıyla bizi bu karmaşanın içine çekiyor.

silke_f1b emma_suarez

Bu arada film boyunca Emma Suârez ve Silke‘ye aşık olmamak mümkün değil, bu ne güzelliktir biraz insaf yahu. Film ilerledikçe gitgide güzelleşen iki muhteşem kadın, akıllarda bir çok soru işareti bırakacak muhteşem bir senaryo ve Avrupa’nın en iyi yönetmenlerinden biri, insan daha ne ister. Özellikle hayal gücüne güvenenlere bu filmi mutlaka tavsiye ediyorum, izleyin hem de defalarca.

Okuma Listem: Nisan Ayı

Posted on April 22nd, 2009 with 1 Comment

Genelde kitaplarımı aylık olarak alırım, farklı tarzlardan birçok  kitap olunca masamın üstünde okurken daha rahat oluyorum. Örneğin bir roman okurken çok yorulduğumu hissedersem açıyorum bikaç deneme yazısı okuyorum, sonra yeniden romana dönüyorum. Herhangi türde bir eser okurken pes edeceğinizi düşündüğünüz de farklı bir kitabın birkaç sayfası bir anda yeniliyebiliyor okuma hevesinizi.

Günlüğümün başlığında koskocaman kişisel yazıyor, fakat ben bu kişiselliği hiç yazıya dökmüyorum. Bundan sonra günlük görevini de yerine getirmesi için biraz daha rahatlamak için, ileriden bakıp geçmişi daha rahat sorgulamak ve tartmak için bu tip yazıların gerekli olduğunu düşünmeye başladım. Neyse sözü fazla uzatmadan, Nisan ayı okuma listemi açıklıyayım :) Bakalım bu ay hangi kitaplar kitaplığımın yeni sakinleri olmuş;

Continue Reading →

Before Sunrise / Before Sunset

Posted on April 16th, 2009 with 0 Comments

Richard Linklater‘in birbirini tamamlayan bu iki başyapıtını  daha önce ayrı ayrı izlemiş ve bir gece bu iki filmi ardı ardına izleyeceğime dair kendime söz vermiştim. Nihayet bu gece yıllardır yerine getiremediğim bu sözü tuttum. Bu iki film, aslında ikisi tek bir film olarak da söylenebilir ilk izleyişimden çok daha büyük bir haz verdiler ardı sıra izlenince. Yine aklımı karıştırdı ve ucu bucağı olmayan düşüncelere, hayallere dalmamı sağladı.

08-07-before-sunriseBefore Sunrise (1995 ) – Gündoğumundan önce- , hikayemizin başlangıç noktası Viyana treninde Amerikalı bir genç olan Jesse (Ethan Hawke) ve güzel Fransız  Celine (Julie Delpy) ‘in birbirlerini ilk gördükleri anda birbirlerinden etkilenmeleri ve bir şekilde tanışmaları. İkisi de genç yaşlarına rağmen aradıklarını bulamadıklarını düşünüyorlar ve sohbetleri ilerledikçe birbirlerine yakınlaşmaya başlıyorlar.

Tamamen diyaloglara bağlı bir senaryoyla bir baş yapıt çıkarabilmek aslında çok da mümkün değildir. Fakat Ethan Hawke ve Julie Depy o kadar doğal yaşıyorlar ki senaryoyu sanki bir film izlemiyorsunuz da yan masada oturan iki aşığı gizlice gözlemliyorsunuz. Böylesine büyük bir aşkın ilk durağı olarak Viyana seçilmesi elbette filmin unutulmazlar arasına girmesinde çok büyük bir etken fakat yanınızda tek aşkınız varken mekanı da farkedemezsiniz elbette belki de bu yüzden ikinci plana atılmış görsellik. Filmde yaşanılan hikayeyi uzun diyaloglarla dinlemek bile inanılmaz bir keyif veriyor.

Filmin insanı içine çekmesinin ve hikayeyi yaşatmasının en büyük nedeni bana göre karakterlerin yalnızca gerçek hayatta olabilek kadar canlı olması ve yalnızca gerçek hayatta yapılabilecek çocukça hataları yapmaları. Her insanın hatırladığında yutkunamadığı bir hikayesi var ise eğer,  bu film bir şekilde size o hikayeyi hatırlatıyor. O sonsuza dek bitmesini istemediğiniz saniyelere gidiyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Film ekranda dönmeye devam ederken siz çoktan hatıralara dalmış o hayatınızın aşkıyla ilk öpüştüğünüz yere gitmiş oluyorsunuz. Ve Jesse, Celine çifti siz hayatınızın aşkıyla ilk kez öpüşürken hemen yanı başınızda sizi desteklercesine aşklarını yaşamaya devam ediyorlar. Siz hatıraların kucağındayken gözleriniz dolmuş ve yüreğiniz acırken film bitiveriyor aniden. Şaşkınca kararmış ekrana bakakalıyorsunuz. O kadar benimsiyorsunuz ki Jesse ve Celine’i kendi sorunlarınıza da unutup onları düşünmeye başlıyorsunuz ve kararmış ekranda onların geleceği hakkında bir ipucu beklerken jenerikle karşılıyorsunuz.before-sunset

Yüreğiniz burkulmuş ve hatıralardan şimdiki zaman geri dönmüşken bu sefer Before Sunset(2004) -Gün batımından önce- başlıyor. Jesse‘yi yıllar sonra ekranda görünce Linklater‘ın devam filmini çekmek için neden acele etmediğini ve 10 yıl beklediğini anlıyorsunuz. Her şey yine tamamen gerçek hayatta olması gerektiği gibi. Omuzlara yüklenen sorumluluklar, hayal kırıklıkları ve bununla birlikte gelen pişmanlıklar. Çok şey değişmiş gibi geliyor size, çevrenizdekiler, hayatınızdakiler her şey değişmiş sanki. Oysa içten içe o yirmili yaşlardaki asıl kendinizin yaşamaya devam ettiğini onu sadece rafa kaldırdığınızı anlıyorsunuz. Film tamamen sizinle birlikte ilerlemeye devam ediyor, siz o an ne hissediyorsanız Jesse ve Celine de onu hissediyor. Sürekli gülüyorsunuz fakat bir yandan da sürekli içiniz acıyor, tıpkı gerçek hayattaki gibi. Kendinize çizdiğiniz yaşamın altında aslında tamamen farklı şeylerin yattığını görüyorsunuz, kendinize itiraf edemedikleriniz gün yüzüne çıkıyor ve yeniden kendin olmanın tatlı heyecanını yaşıyorsunuz.

Ve umut tüm olumsuzluklara, imkansızlıklara ve kötü tesadüflere rağmen peşinizi bırakmıyor. Tamam işte tam burada bitsin ve gerisi sadece bana kalsın dediğiniz anda tamamen sizinle yaşayan film yine sizi kırmıyor ve yavaş yavaş kararıyor ekran. Ve bu iki filmin size yaşattığı muhteşem 185 dakikadan sonra kendinizle başbaşa kalıyorsunuz, çünkü artık düşünmeniz, sorgulamanız gereken birçok şey var hayatınızda. Jesse ve Celine le birlikte siz de itiraf edemediğiniz, en ücra köşelere attığınız gerçeklerinizi artık gün yüzüne çıkardınız ve onlarla yüzleşmek zorundasınız.

Videos, Slideshows and Podcasts by Cincopa Wordpress Plugin