Archive for the '7. Sanat' Category

“Once”

by Çağrı - February 21st, 2010

İçinde bolca “güzel” müziğin bulunduğu 2006 İrlanda yapımı çok sıcak ve duygusal bir drama filmi olan “Once” ı geç olsa da keşfettim. Başrollerinde Glen Hansard ve Marketa Irglova’nın bulunduğu John Carney’in ise yönetmenlik koltuğuna oturduğu film hiç bitmemesi istenen bir 85 dakika sunuyor bizlere.

Dublin’in Grafton  sokağındaki genç ve yetenekli bir sokak şarkıcısının Çek Cumhuriyetinden İrlanda’ya göç eden sokakta çiçek satan bir kadının hayatına girmesiyle değişen yaşamını konu alan film başta 2008 En iyi orjinal film müziği Oscarı olmak üzere bir çok ödülle onurlandırılmış.

Filmin aldığı ödülleri bir kenara bırakırsak seyirciye verdiği haz ve izlendikten sonra bıraktığı tat gerçekten kayda değer. Basit gibi görünen bir hikayeyi kullanılabilecek en sıcak anlatım şekliyle ömür boyu unutulmayacak bir baş yapıt haline getirmiş Carney.

150 bin dolar gibi ufak bir bütçeyle çekilen filmin yapımcısına 20 milyon dolardan fazla bir para kazandırması bir sinemacı olarak gereksiz efektlerden ve seyircinin gözünü boyamadan daha değerli şeylerin hala iş yapabildiğini göstermesi açısından sevindirici.

Filmin abartısız oyunculuklarıyla ve sade anlatımıyla birlikte öne çıkan en büyük özelliğisiyle soundtrackleri elbette. Filme kattığı anlam dışında her parça ayrı ayrı dinlenmeye değer.

Romantik komedileri sevmeyen biri bile olsanız bu filme mutlaka vakit ayırmalı ve bu filmi görmelisiniz. Bu filmi izledikten sonra kim bilir siz de benim gibi her gece bu şarkıları dinlemek isteyebilirsiniz.

Mommo Kız Kardeşim

by Çağrı - November 6th, 2009

kiz-kardesim-mommo Atalay Taşdiken’in gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlayarak yazıp yönettiği “Mommo Kız Kardeşim” i geç de olsa izledim. Genel olarak abi kardeş hikayeleri beni etkilesede bu film de bahsettiğim yüce duygudan fazlası vardı. Ülkemizin belki de hiçbir zaman kapanmayacak ve diğer birçok ülkede de yaşandığından emin olduğum bir yaranın üzerine basıyor Taşdiken.

Öksüz kalan ufak yaşlardaki iki kardeş, babalarının başka bir kadınla evlenip iç güveysi olarak ayrılmasından sonra sakat ve ölmek üzere olan dedelerinin yanında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Henüz ilk okul çağlarındaki iki küçük çocuk ve kendilerinden başka hiç kimseleri yok.

O kadar bizden bir ortam yaratmış ki Taşdiken sanki bir yerden tanıyoruz bu çocukları, son derece doğal ve gerçekçi diyaloglarla son derece yalın ve gerçek bir sinema dili kullanarak ajitasyon ve arabeske hiç bulaşmadan anlatmak istediklerini çok güzel bir şekilde anlatmış. Filmi izlerken sık sık boğazınız düğümleniyor ve gözleriniz doluyor ister istemez.

Mommo, Konya civarinda çocukları korkutmak amacıyla uydurulan efsanelerden biriymiş kısaca “öcü” demekmiş. Aslında filmin adına neden eklenmiş anlamakta zorlandım çünkü film boyunca fazla ön plana çıkmayan bir durum bu.  Ve bu iki çocuğun aslında Mommo dan çok daha büyük sorunları var. Çok önemli bir ayrıntı olmasa da aklıma takıldı ister istemez.

Ülkemizin sıcak kanlı sinemacılarının böylesine duygusal konularda bile böylesine duru diller kullanmaya başlamaları, yine bu ülkenin bir sinemacısı olarak sevindiriyor ve umutlandırıyor beni. Çok geç kalmış bir öneri olsa da bu filmi mutlaka edinip izlemenizi öneriyorum.

The Damned United

by Çağrı - August 31st, 2009

The-Damned-United Tom Hooper‘ın yönettiği David Peace‘in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan “The Damned United” izlediğim en iyi futbol filmlerinden biri oldu. Aslında bu filmi yalnızca bir futbol filmi olarak nitelendirmek kesinlikle hata olur. İhtirasın, egonun ve hayallere ulaşmak için ne kadar büyük bir kararlılık ve inancın gerektiğinin hikayesi demek daha doğru olacak. Film 2004 yılında kaybettiğimiz İngiltere’nin gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörü olan Brian Clough‘un yaşamının en hızlı yıllarını anlatıyor. Bir futbol dahisi olarak belgesellerini üzerine yazılan makaleleri okuduğumuz Clough’un bu sefer ilginç ve ihtiras dolu hayatını izlerken ona olan saygımız bir kat daha artıyor.

Bir futbol takımının arkaplanın da nasıl oyunlar döndüğünü, soyunma odasının atmosferini, bir teknik direktörün takımın başarısında ne kadar büyük rol oynadığını çok yalın bir dille gözümün önüne seriyor film. Ayrıca bugün endüstriyel futbol olarak adlandırılan günümüz para etkin futbol anlayışının da ilk yıllarına tanık oluyor ve amatör ruhtan profesyonel anlayışa geçişi hep beraber yaşıyoruz.

Clough’u canlandıran Michael Sheen adeta bir oyunculuk dersi veriyor. Aslında tüm oyuncular için bu tanımlama yapılabilir. Hiçbirinin oyuncu olduğunu düşünemiyorsunuz filmi izlerken, oynamadan oynuyorlar. Oyuncuların performanslarında yansıttıkları bu samimilik hemen hemen filmin tüm karelerinde hissediliyor.

Ayrıca şunu da belirtmeden edemeyeceğim Leeds United‘ın ne kadar pislik, şaibeci ve ahlaksız bir takım olduğunu yeniden anlıyoruz bu filmle. Zaten azımsanamayacak kadar büyük olan Leeds nefretim bu filmle daha da büyüdü.

Film henüz ülkemizde gösterime girmedi ve açıklanan gösterim tarihlerinde de Türkiye bulunmuyor. İngiltere yapımı birçok filmde olduğu gibi bu filmi de ülkemizdeki tek izleme şansımız DVD ler ve  internet ortamı.

Fakat eğer futboldan hoşlanıyorsanız mutlaka bu filme erişin ve izleyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız.

Tierra (Toprak)

by Çağrı - April 22nd, 2009

tierra Sevgili Julio Medem bir yerlerden sesimi duy ve cevap ver lüften her izlediğim filminde beni bu kadar sarsmak ve her şeyi yeniden sorgutlatmak zorunda mısın?

Yaşam adına ızdırap dediğimiz çaresiz bir arkaplan sesiyle birlikte bulunur. Ki biz sadece yarısına katlanabiliriz.” Hani paramparçayızdır yaşarken, içimizde sürekli bir ses bir şeyleri yapmaya zorlar bizi, aynı ses bir çok şeyden de uzak tutar çoğu zaman. Bu sesin ne olduğunu anlamakta zorlanırız, kimi zaman vicdandır bu sesin adı, kimi zaman ön yargılar, kimi zaman korkular. Bu sesi dinlemeye başladıktan sonra hayatımız bir başkasının hayatıdır artık, o ses bize ait değildir, biz o sese aitizdir.

Dünyanın ortasında yapayalnızken bu ses neden gelir yapışır yalnızlığımıza? Bize bir yoldaş olmak için mi burdadır yoksa yalnızlığımızı katmerlemek için mi? Yalnızlık dediğimiz yoksa o sesin ta kendisi midir? Nasıl farkederiz o sesin nerden geldiğini ve gerçek yaşama nasıl dönebiliriz.

İşte Julio Medem 1996 yapımı Tierra (Toprak) filminde bu soruları yanıtlıyor, çok da güzel yanıtlıyor hem de. Hiçbir şüphe bırakmadan yalın sade ve gösterişsiz bir dille anlatıyor. Carmelo Gômez , Emma Suârez ve Silke’ de muhteşem oyunculuklarıyla bizi bu karmaşanın içine çekiyor.

silke_f1b emma_suarez

Bu arada film boyunca Emma Suârez ve Silke‘ye aşık olmamak mümkün değil, bu ne güzelliktir biraz insaf yahu. Film ilerledikçe gitgide güzelleşen iki muhteşem kadın, akıllarda bir çok soru işareti bırakacak muhteşem bir senaryo ve Avrupa’nın en iyi yönetmenlerinden biri, insan daha ne ister. Özellikle hayal gücüne güvenenlere bu filmi mutlaka tavsiye ediyorum, izleyin hem de defalarca.

Before Sunrise / Before Sunset

by Çağrı - April 16th, 2009

Richard Linklater‘in birbirini tamamlayan bu iki başyapıtını  daha önce ayrı ayrı izlemiş ve bir gece bu iki filmi ardı ardına izleyeceğime dair kendime söz vermiştim. Nihayet bu gece yıllardır yerine getiremediğim bu sözü tuttum. Bu iki film, aslında ikisi tek bir film olarak da söylenebilir ilk izleyişimden çok daha büyük bir haz verdiler ardı sıra izlenince. Yine aklımı karıştırdı ve ucu bucağı olmayan düşüncelere, hayallere dalmamı sağladı.

08-07-before-sunriseBefore Sunrise (1995 ) – Gündoğumundan önce- , hikayemizin başlangıç noktası Viyana treninde Amerikalı bir genç olan Jesse (Ethan Hawke) ve güzel Fransız  Celine (Julie Delpy) ‘in birbirlerini ilk gördükleri anda birbirlerinden etkilenmeleri ve bir şekilde tanışmaları. İkisi de genç yaşlarına rağmen aradıklarını bulamadıklarını düşünüyorlar ve sohbetleri ilerledikçe birbirlerine yakınlaşmaya başlıyorlar.

Tamamen diyaloglara bağlı bir senaryoyla bir baş yapıt çıkarabilmek aslında çok da mümkün değildir. Fakat Ethan Hawke ve Julie Depy o kadar doğal yaşıyorlar ki senaryoyu sanki bir film izlemiyorsunuz da yan masada oturan iki aşığı gizlice gözlemliyorsunuz. Böylesine büyük bir aşkın ilk durağı olarak Viyana seçilmesi elbette filmin unutulmazlar arasına girmesinde çok büyük bir etken fakat yanınızda tek aşkınız varken mekanı da farkedemezsiniz elbette belki de bu yüzden ikinci plana atılmış görsellik. Filmde yaşanılan hikayeyi uzun diyaloglarla dinlemek bile inanılmaz bir keyif veriyor.

Filmin insanı içine çekmesinin ve hikayeyi yaşatmasının en büyük nedeni bana göre karakterlerin yalnızca gerçek hayatta olabilek kadar canlı olması ve yalnızca gerçek hayatta yapılabilecek çocukça hataları yapmaları. Her insanın hatırladığında yutkunamadığı bir hikayesi var ise eğer,  bu film bir şekilde size o hikayeyi hatırlatıyor. O sonsuza dek bitmesini istemediğiniz saniyelere gidiyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Film ekranda dönmeye devam ederken siz çoktan hatıralara dalmış o hayatınızın aşkıyla ilk öpüştüğünüz yere gitmiş oluyorsunuz. Ve Jesse, Celine çifti siz hayatınızın aşkıyla ilk kez öpüşürken hemen yanı başınızda sizi desteklercesine aşklarını yaşamaya devam ediyorlar. Siz hatıraların kucağındayken gözleriniz dolmuş ve yüreğiniz acırken film bitiveriyor aniden. Şaşkınca kararmış ekrana bakakalıyorsunuz. O kadar benimsiyorsunuz ki Jesse ve Celine’i kendi sorunlarınıza da unutup onları düşünmeye başlıyorsunuz ve kararmış ekranda onların geleceği hakkında bir ipucu beklerken jenerikle karşılıyorsunuz.before-sunset

Yüreğiniz burkulmuş ve hatıralardan şimdiki zaman geri dönmüşken bu sefer Before Sunset(2004) -Gün batımından önce- başlıyor. Jesse‘yi yıllar sonra ekranda görünce Linklater‘ın devam filmini çekmek için neden acele etmediğini ve 10 yıl beklediğini anlıyorsunuz. Her şey yine tamamen gerçek hayatta olması gerektiği gibi. Omuzlara yüklenen sorumluluklar, hayal kırıklıkları ve bununla birlikte gelen pişmanlıklar. Çok şey değişmiş gibi geliyor size, çevrenizdekiler, hayatınızdakiler her şey değişmiş sanki. Oysa içten içe o yirmili yaşlardaki asıl kendinizin yaşamaya devam ettiğini onu sadece rafa kaldırdığınızı anlıyorsunuz. Film tamamen sizinle birlikte ilerlemeye devam ediyor, siz o an ne hissediyorsanız Jesse ve Celine de onu hissediyor. Sürekli gülüyorsunuz fakat bir yandan da sürekli içiniz acıyor, tıpkı gerçek hayattaki gibi. Kendinize çizdiğiniz yaşamın altında aslında tamamen farklı şeylerin yattığını görüyorsunuz, kendinize itiraf edemedikleriniz gün yüzüne çıkıyor ve yeniden kendin olmanın tatlı heyecanını yaşıyorsunuz.

Ve umut tüm olumsuzluklara, imkansızlıklara ve kötü tesadüflere rağmen peşinizi bırakmıyor. Tamam işte tam burada bitsin ve gerisi sadece bana kalsın dediğiniz anda tamamen sizinle yaşayan film yine sizi kırmıyor ve yavaş yavaş kararıyor ekran. Ve bu iki filmin size yaşattığı muhteşem 185 dakikadan sonra kendinizle başbaşa kalıyorsunuz, çünkü artık düşünmeniz, sorgulamanız gereken birçok şey var hayatınızda. Jesse ve Celine le birlikte siz de itiraf edemediğiniz, en ücra köşelere attığınız gerçeklerinizi artık gün yüzüne çıkardınız ve onlarla yüzleşmek zorundasınız.

Robert McKEE “Story”

by Çağrı - April 15th, 2009

robertmckeestory Sinemaya birazcık da olsa ilgi duyan insanlardan sinema okuduğumu öğrendiklerinde en çok aldığım soru; Senaryo nasıl yazılır? oluyor. Herkesin çok güvendiği ve anlatmak istediği hikayeler var elbette.  Büyülü perdede kendi hayallerini kendi kahramanlarını kim görmek istemez ki.

Senaryo yazımı ve senaryo teknikleri üzerine çok sayıda kitap var, bu kitapların bir çoğunu okudum. Bir çoğunun da yazarını bizzat tanıdım. Fakat bugüne kadar senaryo yazımı üzerine yazılmış en güzel kitap hiç kuşkusuz Robert McKEE ‘nin  “Story” adlı kitabıdır.

Bu kitabın neden bu kadar değerli olduğunu anlamak için önce Robert McKEE‘yi biraz tanımak gerekiyor. Robert McKEE dünya çapında en çok tanınan, saygı gösterilen senaryo hocasıdır. İzlediğimiz Hollywood filmlerinin bir çoğu Robert McKEE’nin öğrencileri tarafından onun öğrettiği bilgiler dahilinde yazılmıştır.  Robert McKee’nin öğrencileri ondan aldığı derslerle bugüne kadar 27 Oscar ve 140 dan fazla Emmy ödülü kazanmış. Öğrencilerinin yaptığı filmlerden bazılarını söylemek gerekirse; “Akıl Oyunları” , “Yüzüklerin Efendisi”, ” Karayip Korsanları”, “You’ve Got Mail” yine onun öğrencilerinin yazdığı bazı diziler “E.R” , “Friends”, “Seinfeld” sanırım bu örnekler Robert McKee ‘nin neden bu kadar kabul görüyor olmasının anlaşılmasına yeterli.

Bu hocaların hocasının kitabı 4 ana bölümden oluşuyor; “Yazar ve Öykü Sanatı” , “Öykünün Öğeleri”, “Öykü Tasarımının İlkeleri”, “Yazar İş Başında”.  Öykünün ne olduğunu açıklamaktan başlayıp tüm inceliklerini ve sırlarını vermeye dek uzanan, senaryoya ilgisi ne düzeyde olursa olsun kesinlike faydalı olacak bir kitap “Story”. Üstelik McKee bu bütün sırları herkesin anlayabileceği, sıkılmadan okuyabileceği eğlenceli ve basit bir dille veriyor. Aslında sadece senaryoyla ilgilenenlerindeğil, herhangi bir şekilde birşeyler yazmaya, anlatmaya çalışan herkesin kendisine dersler çıkarabileceği bir kitap.

Ülkemizde Türkçe olarak Plato yayınlarından çıkan bu kitabı sinemayla ilgilenen herkesin mutlaka edinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kitaptan

“Öykünün orkestrasındaki tüm enstümanları çalamazsanız, hayal ettiğiniz müzik ne olursa olsun, aynı eski tonda uğultu yapmaya mahkum olursunuz”

Copy Protected by Chetan's WP-CopyProtect.