Archive for the ‘7. Sanat’ Category

Futbol ve Sinema ya da Sinema ve Futbol

Posted on November 28th, 2010 with 0 Comments

Dünyanın neresinde olursa olsun hemen herkesin ilgisini çeken iki tutku olan futbol ve sinemanın yolları elbette defalarca kesişmiştir. Birçok filmde futbol hikayenin ana konusu olduğu gibi arkaplanda önemli bir öğe olarak da beyazperde de meşin yuvarlak sık sık karşımıza çıkmıştır. Bu iki tutku iyi bir yönetmenin elinde ustaca birleştirildiğinde elbette tadından izlenilmez bir hale geliyor ve koltuklarımızda mest olurken buluyoruz kendimizi. Bu yazımda sizlerle futbol temalı veya içinde yoğun şekilde futbol barındıran en beğendiğim filmlerden bahsedeceğim. Continue Reading →

The Ghost Writer

Posted on July 30th, 2010 with 2 Comments

Polanski farklı bir adam, seveni de çok sevmeyeni de. Bunu karakterine verebiliriz, Roman Polanski’nin eleştirilemeyecek ve herkes tarafından kabul görebilecek tek özelliği sinemadır, nitekim bu da benim için yeterlidir.

Durum böyle olunca yaklaşık 3 yıldır, artık hepimizin bildiği malum sorunlar yüzünden film çekemeyen iyi bir yönetmenin yeni bir filmini izlemek her şeyden önce farklı bir keyif benim için. Kendi soğuk karakterini filmlerine tatlı tatlı veren Polanski, Ghost Writer’da da özellikle kullandığı renklerle karakterini filmine aksettirmeyi başarmış yeniden.

Robert Harris’in “The Ghost” isimli kitabından uyarlanan filmde eski bir savaş suçlusunun biyografisini yazmakla görevli bir gölge yazarın hikayesi konu alınıyor. Baş rolünde ise Cassandra’s Dream’den hatırlayabileceğimiz Ewan Gordon McGregor bulunuyor.

Filmin senaryosu seyircinin artık görmekten sıkıldığı klişelerle dolu. Yeni bir şeyler sunduğunu söylemek oldukça zor. İp uçları çok açıkca sunuluyor ve seyirci hiç zorlanmıyor. Yine aynı sebepten dolayı filmin sürükleyiciliği de azalıyor. Senaryosundaki sıkıntılara rağmen yönetmen koltuğunda Polanski’nin oturması filmi ortalamanın biraz üzerine taşıyor.

“Once”

Posted on February 21st, 2010 with 2 Comments

İçinde bolca “güzel” müziğin bulunduğu 2006 İrlanda yapımı çok sıcak ve duygusal bir drama filmi olan “Once” ı geç olsa da keşfettim. Başrollerinde Glen Hansard ve Marketa Irglova’nın bulunduğu John Carney’in ise yönetmenlik koltuğuna oturduğu film hiç bitmemesi istenen bir 85 dakika sunuyor bizlere.

Dublin’in Grafton  sokağındaki genç ve yetenekli bir sokak şarkıcısının Çek Cumhuriyetinden İrlanda’ya göç eden sokakta çiçek satan bir kadının hayatına girmesiyle değişen yaşamını konu alan film başta 2008 En iyi orjinal film müziği Oscarı olmak üzere bir çok ödülle onurlandırılmış.

Filmin aldığı ödülleri bir kenara bırakırsak seyirciye verdiği haz ve izlendikten sonra bıraktığı tat gerçekten kayda değer. Basit gibi görünen bir hikayeyi kullanılabilecek en sıcak anlatım şekliyle ömür boyu unutulmayacak bir baş yapıt haline getirmiş Carney.

150 bin dolar gibi ufak bir bütçeyle çekilen filmin yapımcısına 20 milyon dolardan fazla bir para kazandırması bir sinemacı olarak gereksiz efektlerden ve seyircinin gözünü boyamadan daha değerli şeylerin hala iş yapabildiğini göstermesi açısından sevindirici.

Filmin abartısız oyunculuklarıyla ve sade anlatımıyla birlikte öne çıkan en büyük özelliğisiyle soundtrackleri elbette. Filme kattığı anlam dışında her parça ayrı ayrı dinlenmeye değer.

Romantik komedileri sevmeyen biri bile olsanız bu filme mutlaka vakit ayırmalı ve bu filmi görmelisiniz. Bu filmi izledikten sonra kim bilir siz de benim gibi her gece bu şarkıları dinlemek isteyebilirsiniz.

Mommo Kız Kardeşim

Posted on November 6th, 2009 with 3 Comments

kiz-kardesim-mommo Atalay Taşdiken’in gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlayarak yazıp yönettiği “Mommo Kız Kardeşim” i geç de olsa izledim. Genel olarak abi kardeş hikayeleri beni etkilesede bu film de bahsettiğim yüce duygudan fazlası vardı. Ülkemizin belki de hiçbir zaman kapanmayacak ve diğer birçok ülkede de yaşandığından emin olduğum bir yaranın üzerine basıyor Taşdiken.

Öksüz kalan ufak yaşlardaki iki kardeş, babalarının başka bir kadınla evlenip iç güveysi olarak ayrılmasından sonra sakat ve ölmek üzere olan dedelerinin yanında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Henüz ilk okul çağlarındaki iki küçük çocuk ve kendilerinden başka hiç kimseleri yok.

O kadar bizden bir ortam yaratmış ki Taşdiken sanki bir yerden tanıyoruz bu çocukları, son derece doğal ve gerçekçi diyaloglarla son derece yalın ve gerçek bir sinema dili kullanarak ajitasyon ve arabeske hiç bulaşmadan anlatmak istediklerini çok güzel bir şekilde anlatmış. Filmi izlerken sık sık boğazınız düğümleniyor ve gözleriniz doluyor ister istemez.

Mommo, Konya civarinda çocukları korkutmak amacıyla uydurulan efsanelerden biriymiş kısaca “öcü” demekmiş. Aslında filmin adına neden eklenmiş anlamakta zorlandım çünkü film boyunca fazla ön plana çıkmayan bir durum bu.  Ve bu iki çocuğun aslında Mommo dan çok daha büyük sorunları var. Çok önemli bir ayrıntı olmasa da aklıma takıldı ister istemez.

Ülkemizin sıcak kanlı sinemacılarının böylesine duygusal konularda bile böylesine duru diller kullanmaya başlamaları, yine bu ülkenin bir sinemacısı olarak sevindiriyor ve umutlandırıyor beni. Çok geç kalmış bir öneri olsa da bu filmi mutlaka edinip izlemenizi öneriyorum.

The Damned United

Posted on August 31st, 2009 with 1 Comment

The-Damned-United Tom Hooper‘ın yönettiği David Peace‘in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan “The Damned United” izlediğim en iyi futbol filmlerinden biri oldu. Aslında bu filmi yalnızca bir futbol filmi olarak nitelendirmek kesinlikle hata olur. İhtirasın, egonun ve hayallere ulaşmak için ne kadar büyük bir kararlılık ve inancın gerektiğinin hikayesi demek daha doğru olacak. Film 2004 yılında kaybettiğimiz İngiltere’nin gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörü olan Brian Clough‘un yaşamının en hızlı yıllarını anlatıyor. Bir futbol dahisi olarak belgesellerini üzerine yazılan makaleleri okuduğumuz Clough’un bu sefer ilginç ve ihtiras dolu hayatını izlerken ona olan saygımız bir kat daha artıyor.

Bir futbol takımının arkaplanın da nasıl oyunlar döndüğünü, soyunma odasının atmosferini, bir teknik direktörün takımın başarısında ne kadar büyük rol oynadığını çok yalın bir dille gözümün önüne seriyor film. Ayrıca bugün endüstriyel futbol olarak adlandırılan günümüz para etkin futbol anlayışının da ilk yıllarına tanık oluyor ve amatör ruhtan profesyonel anlayışa geçişi hep beraber yaşıyoruz.

Clough’u canlandıran Michael Sheen adeta bir oyunculuk dersi veriyor. Aslında tüm oyuncular için bu tanımlama yapılabilir. Hiçbirinin oyuncu olduğunu düşünemiyorsunuz filmi izlerken, oynamadan oynuyorlar. Oyuncuların performanslarında yansıttıkları bu samimilik hemen hemen filmin tüm karelerinde hissediliyor.

Ayrıca şunu da belirtmeden edemeyeceğim Leeds United‘ın ne kadar pislik, şaibeci ve ahlaksız bir takım olduğunu yeniden anlıyoruz bu filmle. Zaten azımsanamayacak kadar büyük olan Leeds nefretim bu filmle daha da büyüdü.

Film henüz ülkemizde gösterime girmedi ve açıklanan gösterim tarihlerinde de Türkiye bulunmuyor. İngiltere yapımı birçok filmde olduğu gibi bu filmi de ülkemizdeki tek izleme şansımız DVD ler ve  internet ortamı.

Fakat eğer futboldan hoşlanıyorsanız mutlaka bu filme erişin ve izleyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız.

Tierra (Toprak)

Posted on April 22nd, 2009 with 1 Comment

tierra Sevgili Julio Medem bir yerlerden sesimi duy ve cevap ver lüften her izlediğim filminde beni bu kadar sarsmak ve her şeyi yeniden sorgutlatmak zorunda mısın?

Yaşam adına ızdırap dediğimiz çaresiz bir arkaplan sesiyle birlikte bulunur. Ki biz sadece yarısına katlanabiliriz.” Hani paramparçayızdır yaşarken, içimizde sürekli bir ses bir şeyleri yapmaya zorlar bizi, aynı ses bir çok şeyden de uzak tutar çoğu zaman. Bu sesin ne olduğunu anlamakta zorlanırız, kimi zaman vicdandır bu sesin adı, kimi zaman ön yargılar, kimi zaman korkular. Bu sesi dinlemeye başladıktan sonra hayatımız bir başkasının hayatıdır artık, o ses bize ait değildir, biz o sese aitizdir.

Dünyanın ortasında yapayalnızken bu ses neden gelir yapışır yalnızlığımıza? Bize bir yoldaş olmak için mi burdadır yoksa yalnızlığımızı katmerlemek için mi? Yalnızlık dediğimiz yoksa o sesin ta kendisi midir? Nasıl farkederiz o sesin nerden geldiğini ve gerçek yaşama nasıl dönebiliriz.

İşte Julio Medem 1996 yapımı Tierra (Toprak) filminde bu soruları yanıtlıyor, çok da güzel yanıtlıyor hem de. Hiçbir şüphe bırakmadan yalın sade ve gösterişsiz bir dille anlatıyor. Carmelo Gômez , Emma Suârez ve Silke’ de muhteşem oyunculuklarıyla bizi bu karmaşanın içine çekiyor.

silke_f1b emma_suarez

Bu arada film boyunca Emma Suârez ve Silke‘ye aşık olmamak mümkün değil, bu ne güzelliktir biraz insaf yahu. Film ilerledikçe gitgide güzelleşen iki muhteşem kadın, akıllarda bir çok soru işareti bırakacak muhteşem bir senaryo ve Avrupa’nın en iyi yönetmenlerinden biri, insan daha ne ister. Özellikle hayal gücüne güvenenlere bu filmi mutlaka tavsiye ediyorum, izleyin hem de defalarca.

Videos, Slideshows and Podcasts by Cincopa Wordpress Plugin