Archive for the ‘7. Sanat’ Category

Before Sunrise / Before Sunset

Posted on April 16th, 2009 with 0 Comments

Richard Linklater‘in birbirini tamamlayan bu iki başyapıtını  daha önce ayrı ayrı izlemiş ve bir gece bu iki filmi ardı ardına izleyeceğime dair kendime söz vermiştim. Nihayet bu gece yıllardır yerine getiremediğim bu sözü tuttum. Bu iki film, aslında ikisi tek bir film olarak da söylenebilir ilk izleyişimden çok daha büyük bir haz verdiler ardı sıra izlenince. Yine aklımı karıştırdı ve ucu bucağı olmayan düşüncelere, hayallere dalmamı sağladı.

08-07-before-sunriseBefore Sunrise (1995 ) – Gündoğumundan önce- , hikayemizin başlangıç noktası Viyana treninde Amerikalı bir genç olan Jesse (Ethan Hawke) ve güzel Fransız  Celine (Julie Delpy) ‘in birbirlerini ilk gördükleri anda birbirlerinden etkilenmeleri ve bir şekilde tanışmaları. İkisi de genç yaşlarına rağmen aradıklarını bulamadıklarını düşünüyorlar ve sohbetleri ilerledikçe birbirlerine yakınlaşmaya başlıyorlar.

Tamamen diyaloglara bağlı bir senaryoyla bir baş yapıt çıkarabilmek aslında çok da mümkün değildir. Fakat Ethan Hawke ve Julie Depy o kadar doğal yaşıyorlar ki senaryoyu sanki bir film izlemiyorsunuz da yan masada oturan iki aşığı gizlice gözlemliyorsunuz. Böylesine büyük bir aşkın ilk durağı olarak Viyana seçilmesi elbette filmin unutulmazlar arasına girmesinde çok büyük bir etken fakat yanınızda tek aşkınız varken mekanı da farkedemezsiniz elbette belki de bu yüzden ikinci plana atılmış görsellik. Filmde yaşanılan hikayeyi uzun diyaloglarla dinlemek bile inanılmaz bir keyif veriyor.

Filmin insanı içine çekmesinin ve hikayeyi yaşatmasının en büyük nedeni bana göre karakterlerin yalnızca gerçek hayatta olabilek kadar canlı olması ve yalnızca gerçek hayatta yapılabilecek çocukça hataları yapmaları. Her insanın hatırladığında yutkunamadığı bir hikayesi var ise eğer,  bu film bir şekilde size o hikayeyi hatırlatıyor. O sonsuza dek bitmesini istemediğiniz saniyelere gidiyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Film ekranda dönmeye devam ederken siz çoktan hatıralara dalmış o hayatınızın aşkıyla ilk öpüştüğünüz yere gitmiş oluyorsunuz. Ve Jesse, Celine çifti siz hayatınızın aşkıyla ilk kez öpüşürken hemen yanı başınızda sizi desteklercesine aşklarını yaşamaya devam ediyorlar. Siz hatıraların kucağındayken gözleriniz dolmuş ve yüreğiniz acırken film bitiveriyor aniden. Şaşkınca kararmış ekrana bakakalıyorsunuz. O kadar benimsiyorsunuz ki Jesse ve Celine’i kendi sorunlarınıza da unutup onları düşünmeye başlıyorsunuz ve kararmış ekranda onların geleceği hakkında bir ipucu beklerken jenerikle karşılıyorsunuz.before-sunset

Yüreğiniz burkulmuş ve hatıralardan şimdiki zaman geri dönmüşken bu sefer Before Sunset(2004) -Gün batımından önce- başlıyor. Jesse‘yi yıllar sonra ekranda görünce Linklater‘ın devam filmini çekmek için neden acele etmediğini ve 10 yıl beklediğini anlıyorsunuz. Her şey yine tamamen gerçek hayatta olması gerektiği gibi. Omuzlara yüklenen sorumluluklar, hayal kırıklıkları ve bununla birlikte gelen pişmanlıklar. Çok şey değişmiş gibi geliyor size, çevrenizdekiler, hayatınızdakiler her şey değişmiş sanki. Oysa içten içe o yirmili yaşlardaki asıl kendinizin yaşamaya devam ettiğini onu sadece rafa kaldırdığınızı anlıyorsunuz. Film tamamen sizinle birlikte ilerlemeye devam ediyor, siz o an ne hissediyorsanız Jesse ve Celine de onu hissediyor. Sürekli gülüyorsunuz fakat bir yandan da sürekli içiniz acıyor, tıpkı gerçek hayattaki gibi. Kendinize çizdiğiniz yaşamın altında aslında tamamen farklı şeylerin yattığını görüyorsunuz, kendinize itiraf edemedikleriniz gün yüzüne çıkıyor ve yeniden kendin olmanın tatlı heyecanını yaşıyorsunuz.

Ve umut tüm olumsuzluklara, imkansızlıklara ve kötü tesadüflere rağmen peşinizi bırakmıyor. Tamam işte tam burada bitsin ve gerisi sadece bana kalsın dediğiniz anda tamamen sizinle yaşayan film yine sizi kırmıyor ve yavaş yavaş kararıyor ekran. Ve bu iki filmin size yaşattığı muhteşem 185 dakikadan sonra kendinizle başbaşa kalıyorsunuz, çünkü artık düşünmeniz, sorgulamanız gereken birçok şey var hayatınızda. Jesse ve Celine le birlikte siz de itiraf edemediğiniz, en ücra köşelere attığınız gerçeklerinizi artık gün yüzüne çıkardınız ve onlarla yüzleşmek zorundasınız.

Robert McKEE “Story”

Posted on April 15th, 2009 with 0 Comments

robertmckeestory Sinemaya birazcık da olsa ilgi duyan insanlardan sinema okuduğumu öğrendiklerinde en çok aldığım soru; Senaryo nasıl yazılır? oluyor. Herkesin çok güvendiği ve anlatmak istediği hikayeler var elbette.  Büyülü perdede kendi hayallerini kendi kahramanlarını kim görmek istemez ki.

Senaryo yazımı ve senaryo teknikleri üzerine çok sayıda kitap var, bu kitapların bir çoğunu okudum. Bir çoğunun da yazarını bizzat tanıdım. Fakat bugüne kadar senaryo yazımı üzerine yazılmış en güzel kitap hiç kuşkusuz Robert McKEE ‘nin  “Story” adlı kitabıdır.

Bu kitabın neden bu kadar değerli olduğunu anlamak için önce Robert McKEE‘yi biraz tanımak gerekiyor. Robert McKEE dünya çapında en çok tanınan, saygı gösterilen senaryo hocasıdır. İzlediğimiz Hollywood filmlerinin bir çoğu Robert McKEE’nin öğrencileri tarafından onun öğrettiği bilgiler dahilinde yazılmıştır.  Robert McKee’nin öğrencileri ondan aldığı derslerle bugüne kadar 27 Oscar ve 140 dan fazla Emmy ödülü kazanmış. Öğrencilerinin yaptığı filmlerden bazılarını söylemek gerekirse; “Akıl Oyunları” , “Yüzüklerin Efendisi”, ” Karayip Korsanları”, “You’ve Got Mail” yine onun öğrencilerinin yazdığı bazı diziler “E.R” , “Friends”, “Seinfeld” sanırım bu örnekler Robert McKee ‘nin neden bu kadar kabul görüyor olmasının anlaşılmasına yeterli.

Bu hocaların hocasının kitabı 4 ana bölümden oluşuyor; “Yazar ve Öykü Sanatı” , “Öykünün Öğeleri”, “Öykü Tasarımının İlkeleri”, “Yazar İş Başında”.  Öykünün ne olduğunu açıklamaktan başlayıp tüm inceliklerini ve sırlarını vermeye dek uzanan, senaryoya ilgisi ne düzeyde olursa olsun kesinlike faydalı olacak bir kitap “Story”. Üstelik McKee bu bütün sırları herkesin anlayabileceği, sıkılmadan okuyabileceği eğlenceli ve basit bir dille veriyor. Aslında sadece senaryoyla ilgilenenlerindeğil, herhangi bir şekilde birşeyler yazmaya, anlatmaya çalışan herkesin kendisine dersler çıkarabileceği bir kitap.

Ülkemizde Türkçe olarak Plato yayınlarından çıkan bu kitabı sinemayla ilgilenen herkesin mutlaka edinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kitaptan

“Öykünün orkestrasındaki tüm enstümanları çalamazsanız, hayal ettiğiniz müzik ne olursa olsun, aynı eski tonda uğultu yapmaya mahkum olursunuz”

Los Amantes Del Circulo Polar

Posted on April 13th, 2009 with 2 Comments

Aşk hakkında yapılmış en güzel film hangisidir diye sorarsanız, şu günden itibaren tamamen tesadüfler sonucu ulaştığım ve izleme şansına eriştiğim “Los Amantes Del Circulo Polar” en üst sıralarda yer alacaktır muhtemelen.

los-amantes-del-circulo-polarBu kadar dingin, sessiz ve içinde muhteşem önermeler bulunan aşk filmlerine kolay rastlayamıyoruz. Filmin ilk sahnelerinden itibaren işte tam da yapmak istediğim sinema hissini bıraktı bende. Ve sessiz sakin de inanılmaz filmler çıkabileceğinin en güzel canlı örneği oldu benim için.  İşte hepsi ekrandaydı; çocukluğumdan bu yana hayal ettiğim aşk, tüm ihtiraslarım, tutkularım, boş vermişliğim, hala bir yerlerde saklı tuttuğum umudum… Üstelik inanılmaz bir sinema diliyle anlatılıyordu, mest oldum adeta. Film kare kare ilerledikçe içimin daha da ezildiğini, unuttuğum üstüne perdeler ve sahte yaşamlar çektiğim duyguların daha fazla ve daha fazla gün yüzüne çıktığını hissetmeye başladım. Film ilerledikçe hem nefes almakta zorlanıyor hem de hala hayatta olduğumu hissediyordum. Hani tatlı acılar vardır, çok acır ama ilginç bir zevk de verir, o acıdan asla ayrılmak istemezsiniz ve acı dindiğinde yeniden acıması için acıyan yere bastırırsınız ya işte öyle bir film “Los Amantes Del Circulo Polar“.

Bu filmi bugüne kadar neden göremediğim için kendime çok kızıyorum, fakat öyle bir film bu, tesadüfler eşliğinde bulmanız gereken ve izlenmesi gereken bir film. Zaten 98 de çekilen film ancak 2004′te yer bulabilmiş bizim sinemalarımızda ve çok fazla göz önünde bulunamadan sessizce akıp gitmiş, aynı kendisi gibi, büyülü bir film bu ve sadece şanslı insanlar izleyebiliyor.

Filmin yönetmeni Julio Medem de esrarengiz bir yönetmen benim için, yönettiği filmlerin listesine baktım ve hiç birini hatırlayamadım, çok şey kaçıyorum demek ki, tüm listeyi en kısa zamanda izlemek için yapılacak ilk iş olarak listeme yazdım.

Filmin öyküsünden bahsetmek ve bana tattırdığı eşşis duygulardan konuşmak istemiyorum. O kadar temiz, o kadar saf, o kadar berak ki bu duygular yalnız yaşanılması gerekiyor. Bu filmi mutlaka edinin, izleyin ve hissedin. Eğer bu filmi hissedemiyorsunuz gerçekten kirlendiğinizin belirtisidir, ruhunuzu temizlemeye çalışın.

La Haine

Posted on April 7th, 2009 with 0 Comments

la_haine_av-1

“Önemli olan düşüş değil, yere iniştir.”

50 katlı bir binadan düşen adamın hikayesidir. Her katta kendini rahatlatmak için şunu demiş içinden; “Şimdiye kadar her şey yolunda…” “Şimdiye kadar her şey yolunda…” “Şimdiye kadar her şey yolunda…” Önemli olan düşüş değil, yere iniştir.

La Haine (Nefret) -ülkemizde “Protesto” adıyla gösterilmiştir- filmi bu sözlerle başlar, yapım sırasında ölenlere adanmıştır ön bilgisinden sonra. Filmin yönetmeni Mathieu Kassovitz eşine az rastlanır (belki de rastlanamaz) bir gerçekçilikle sürdüreceği ve bitireceği filminin henüz ilk karelerinde seyirciyi kolay bir film izlemeyeceği konusunda uyarır adeta.

la_haine“Adaletin olmadığı yerde Anarşi başlar.”

Filmde Fransız banliyölerinden birinde yaşayan 3 saf kan Fransız olmayan gencin hikayesi anlatılıyor. Bir ayrımcılık ve ötekileştirmenin hikayesi, hani sokakta yürürken sırf teni sizden biraz daha siyah sırf üstü başı sizden çok daha kötü durumda olduğu için yolunuzu değiştirdiğiniz insanlar var ya, işte bu onların hikayesi.

Filmin sert ve çıplak dili  ister istemez film hakkında konuşurken/ yazarken insanın aklına geliyor ve siz de o nefretin bir parçası haline geliyorsunuz. Çünkü bu filmde anlatılan nefret hepimizin kanında var, hepimizin hayatında her saniye var.

Her ne kadar bir Fransız filmi olsa da her ne kadar öykü Paris’te geçse de, dünyanın her ülkesine her şehrine uyarlanabilir bir senaryo aslında.Ülkemizde de , dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de durum pek farklı değilmiş anlaşılan.  “Ötekiler” olarak adlandırdıklarımızı anlamaya,  onların yaşamlarını görmeye ,”nefret”i biraz olsun yumuşatmaya olmasa da farketmeye birebir ilaç gibi bir film La Haine.

Filmin siyah/beyaz olarak çekilmiş olmasını çeşitli şekillerde yorumlayabiliriz, ben bunu tamamen filmde anlatılmaya çalışılan ayrımcılığı bir kez de renklerle vurgulamak istemiş olmasına yoruyorum. Her zaman zenci – beyaz ayrımı değil anlatılmak istenen, kimi zaman zengin – fakir, kimi zaman güçlü – güçsüz, işçi – patron, solcu-sağcı gibi sonsuz sayıda örneklendirebileceğimiz her toplumun içinde bulunan ve günbegün bir tümör gibi büyüyen bilumum ayrımcılık. Ve bu ayrımcılıkta beyazla anlatılan kesimin farketmeden siyahla anlatılan kesimin hayatını nasıl etkilediği, siyahla anlatılan kesimin farketmeden beyazla anlatılan kesime nasıl zarar verdiği oldukça objektif ve  filmin aşırı derecede şiddet ve küfür barındırmasına rağmen insancıl bir dille anlatılıyor.

Filmdeki oyunculuklardan tek tek bahsetmek yersiz olur, zira filmin  gerçekçilik duygusu oyuncuların da kanına işlemiş bir vaziyette, filmin hiçbir yerinde hiç bir karakterin gerçekliğinden şüphe duymuyorsunuz, birkaç saniye görünen en uç karakterler de dahil, bu da yönetmen Kassovitz‘in aslında bir oyuncu olduğundan kaynaklanıyor olsa gerek. Filmin üç başrol oyuncusu Vincent Cassel, Houbet Kounde, Said Taghmaoui filmin önüne geçmeyen, sade ve oldukça başarılı performanslar sergiliyor.

Bu arada filmin aldığı ödüller; Cannes Film Festivali / En iyi yönetmen / Mathieu Kassovitz (1995) · Avrupa Film Akademesi / En iyi genç Avrupa filmi / Mathieu Kassovitz (1995) · Fransa Film Akademisi César Ödülleri / En iyi film / (1995) · Fransa Film Akademisi César Ödülleri / En iyi kurgu / Mathieu Kassovitz & Scott Stevenson(1995) · Fransa Film Akademisi César Ödülleri / En iyi prodüktör / Christophe Rossignon · Avustralya Film Eleştirmenleri Ödülleri / En iyi yabancı film · Lumiere Ödülleri / En iyi yönetmen / Mathieu Kassovitz (1995) · Lumiere Ödülleri / En iyi film / Mathieu Kassovitz (1995) .

Dip Not: Tek amacımız takımımızı destekleyip maça gitmekken üzerimize sıkılan biber gazlarıyla ve bize karşı kullanılan orantısız güçle birçok arkadaşımızı hem ruhsal hem fiziksel olarak yaralayan asıl görevleriyse bizi korumak olan malum şahsiyetlere bu 1995 yapımı ve 1996′da ülkemizde gösterime giren filmi hatırlattıkları için teşekkürü(!) bir borç bilirim.

He Was A Quiet Man

Posted on March 19th, 2009 with 1 Comment

“Gün gelir sürüyü kurtarmak için hasta ve zayıfları kurban etmek gerekir”

hewasaquietmanÇok ilginç bir film izledim, ki bu benim için başlı başına bir övgü cümlesidir. “He Was A Quiet Man” (“Sessiz bir adamdı” ülkemizde “Sıradan Bir Gündü gibi absürt bir isimle vizyona girmiştir) filmi izler izlemez birilerine anlatma ihtiyacı hissettiğiniz ender filmlerden. Aslında Amerikalılar “tutunamayanlar“ın hikayesini anlatmakta çok da iyi değillerdir, daha çok Avrupa sinemasına bırakırlar bu konuyu fakat kendisi bir Hollywood tutunamayanı olan yönetmen Frank A.Cappello bu duygunun hakkını tamamıyla vermiş.

Filmden alıntılar yapmamak, hikayesini anlatmamak için zor tutuyorum kendimi, ilk saniyesinden son saniyesine kadar gözümü kırpmadan hayretler içerisinde izledim filmi. Özellikle çok başarılı olan replikler 95 dakika boyunca gerçekten yönetmenin söylemek istediği bir şeyler olduğunun hissini veriyor.

Filmin oyuncularına gelince Christian Slater belki de hayatının performansını ortaya koymuş. Altından kalkması oldukça zor olan Maconel karekterini belki de başkası yapsa yapmacık duracak kadar abartılı bir şekilde yansıtmasına rağmen seyirciyi hiç bir sahnede gerçekliğinden şüpheye düşürmüyor. Silik ve aslında sinir bozucu bir karakter olan Maconel, Slater’in oyunculuğuyla sempatik bir hava yakalıyor ve seyirciyi ister istemez kendine yakın hissettiriyor.

Önceki tecrübelerimden dolayı soğuk baktığım  Elisha Cuthbert ise filmde sıkça bahsedildiği gibi “Gülünce ışık saçıyor…” Ben bu kadar güzel gülümseyen birini daha görmedim. Cappello , Cuthbert’i o kadar güzel bir şekilde perdeye yansıtmış ki göründüğü her karede hayranlıkla izlemekten bazen filmden bile uzaklaştığım söylenebilir.  Filmdeki o muhteşem gülümsemesini sıkça hatırlayacağım aşikar.

Filmin son sahnesinde kan ter içerisindeydim,  filmin finali senaryoda basite kaçmış havası verse bile o kadar güzel çekilmiş ki dış dünyadan tamamıyla koparıp alıyor izleyeni.

Konuyu anlatmadan yazımı bitirmenin verdiği haklı gurula söyleyebileceğim tek cümle şu; henüz izlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz, eğer izlediyseniz bir kez daha izlemenizde hiçbir sakınca yok.

Yılbaşında İzlenilesi Filmler

Posted on December 29th, 2008 with 2 Comments

pere-noelHerkesin yıl başı anlayışı farklı elbette, benim hem doğum günüm olmasından dolayı hem de hep önemli bir gün olarak kabul etmemden dolayı yılbaşı günleri benim için de özeldir. Fakat hiçbir zaman yılbaşı gününü sınırsızca doyasıya eğlenilmesi gereken bir gün olarak görmemişimdir. Ben de yabancı filmlerdeki gibi aileyle ve birkaç özel insanla huzur içinde geçirilmesi gereken güzel bir gün olduğunu düşünüyorum.

Fakat ne yazık ki bu yılbaşını ailemden yaklaşık 1000 km. uzakta bir şehirde geçireceğim. İstanbul’da dışarıda olmayı istemeyeceğin tek gece hangisi deseler, yılbaşı gecesi derim sanırım. Bu yüzden evde yüksek ihtimalle tek başıma elimde viskim sobamın başında birkaç da güzel mezeyle beraber merhaba diyeceğim yeni yaşıma ve yeni yıla. Ve elbette ki bir film eşlik edecek bu özel geceye…

Peki hangi film?
Continue Reading →

Videos, Slideshows and Podcasts by Cincopa Wordpress Plugin