7. Sanat

The Wrestler

the-wrestlerİnsanlar, diğer insanların acı çektiğini görmeyi severler. Bu edebiyatta da böyledir, sinemada da. Bu yüzden de çağlar boyunca gerek Gladyatörlerin gerekse Matadorların gösterileri her zaman kapalı gişe olmuştur.  Hatta manevi açıdan acı çeken insanları da görmeyi severler. En çok satan kitaplara bakarsanız bunu açıkca görebilirsiniz.

Fakat The Wrestler‘ı burada diğerlerinden ayırmak istiyorum. Çünkü bu film tam da bu konuyu anlatıyor. Bedenlerini ve hayatlarını ortaya koyarak sahnelerinde yani kendilerine ait ufak dünyalarında en üst seviyede olsalar bile gerçek dünyada sudan çıkmış balık gibi olsan insanların öyküsü bu. Gerçekleşmeyen hayaller, değişen çağa ayak uyduramayan insanlar, alkış ve hayalleri için kendi etlerini ortaya koymaktan çekinmeyen kahramanlar.

Sahnelerin ki bu kimi zaman bir ring de olabilir, ilahı sayılan kahramanları sahneden indiriyor ve buyrun gerçek yaşamda neler yapabilirsiniz? sorusunu onlara yöneltiyor. Bu çok acımasız bir soru ve her zaman cevabı kendisinden de acı bir soru.

Nerden başlasam bilemiyorum fakat benim için Mickey Rourke bu filmle hayatımın unutulmazları arasına girdi, film boyunca o gerçekten “The Ram” di, oynamadı, yaşadı resmen. Akıl almaz bir performans. Gerçekten kelimelerle anlatmak çok zor. Sadece onun için bile defalarca izlenmeye değer bu film.

Marisa Tomei ise film boyunca yarı çıplak olmasına rağmen, ki belirtmeliyim mükemmel bir vücudu var. marisa_tomeiKarakterinin ruhunu o kadar hissederek, o kadar yaşayarak oynuyor ki, o vücuda sahip herhangi biri oynasa o rolü film sonunda aklımda mükemmel göğüsler haricinde hiçbir şey kalmayacakken filmin sonunda onave oyunculuğuna sadece saygı ve büyük bir hayranlık duyabiliyorum.

Ve elbette Darren Aronofsky, şahsen hiç tad almadığım bir sinema diline sahip olduğunu düşünüyordum bu filmi izlemeden önce. En çok bilinen ve sevilen filmlerinde “Pi” ve  “Requiem for a Dream” benim için sıkıcı ve gereksiz derece duru bir anlatıma sahip filmlerdi. Fakat bu filmini izledikten sonra kendisinin bir dahi olduğunu düşünmeye başladım. Ve bahsi geçen iki filmini de yeniden defalarca kez izleyeceğim ta ki onları da sevene kadar. “The Wrestler” kuşkusuz şimdiye kadar yaptığı filmlerin en iyisi, ilk bakışta basit ve sıradan gözükebilecek bir konuya sahip olsa da Aronofsky o kadar güzel yorumlamış ve anlatmış ki filmi, yani bu kadar olur. Başka bir yönetmen çekse klasik bir Hollywood filmi olmaktan öteye geçemeyecek ve sadece ergen yaştakilerin okul sonrası izleyebileceği bir filme dönüşmesi her an mümkün olan bir senaryodan böylesine bir başyapıt çıkarabilmek ona mahsus olsa gerek.

Filmde sürekli hareketli bir kamera var, sanki tripod kırılmış hadi böyle çekelim denmiş gibi, yalnız bu benzetme yanlış anlaşılmasın kesinlikle rahatsız eden bir hareketlilik değil bu.  Aronofsky‘nin senaryonun klasik Hollywood filmlerine dönüşmesinden duyduğu endişeye bağlıyorum bunu. Aksini yapsaymış nasıl olurmuş tahmin etmek imkansız elbette, ama filme daha uygun bir hava kattığını düşünüyorum.

Filmin müziklerinden de bahsetmek isterdim fakat kusursuzdan başka ne denilebilir ki?

Bir Cevap Yazın