Yalnız Yaşama Sanatı…

Üniversite bahanesiyle ailemden ve doğduğum şehirden uzaklaşalı 6 yıl olmuş.

Dile kolay.

İlk gençlik yıllarımda yalnız kalmaya bayılırdım, geç vakitlere kadar yalnız başıma içmeye sonra eve gidince odama kapanmaya. Yalnızlık çok eğlenceli ve karizmatik birşeymiş gibi geliyordu bana, ah şu kovboy filmleri…

Yalnız yaşamaya başladığımda ise kazın ayağının pek de öyle olmadığını anlamaya başladım. Meğer evde birilerinin olması mutlaka şartmış. Yeri geldiğinde iki çift laf edebileceğin, atışıp şakalaşabileceğin, bir bardak su isteyebileceğin hatta daha da konuyu dramtikleştireyim kapıyı anahtarla açma gereksinimi duymadan zile bastığında kapıyı açacak birinin olması…

Bunların değerini elindeyken anlıyamıyorsun tabii. “En güzel sanat, yaşama sanatıdır”, diyerek yalnız başına yaşamayı öğrenmeye başlıyorsun. Temizlik yapmayı, yemek yapmayı, çamaşır yıkamayı…

Aralarında yemek mevzusunu bir kenara koymak gerekiyor yalnız. Çünkü aralarında tek zevk aldığım şey o. Çalışan bir annem olduğu için lise yıllarında da öğle yemeklerini kendim hallederdim ama tamamen yalnız yaşamak ve özellikle akşam yemeklerini kendi elinle pişirmek paha biçilemez bir keyif. Yumurtaydı, makarnaydı, pilavdı derken bir baktım ki hemen hemen bütün yemekleri biliyorum. İmam bayıldı yap deseniz oturup yapabilirim o kadar yani. Hepsi bir yana iyi yemek yapmanın sırrını öğrendim, size de vereyim bol salça, bol baharat; olursun sen de hamarat şeklinde uysa da olur uymasa da olur bir cümleyle paragrafı sonlandırıp yeni paragrafa geçelim.

Bu yeni paragrafda yalnız yaşamanın maddesel(dokunulabilir) yanlarını bir kenara bırakıyorum.

Acıyla hissettim ki kumanda ve kanal kavgası yapmadan televizyon izlemenin hiçbir tadı yok. Gazeteyi dağıttığı için kızmadan kardeşime sabah gazetesinin hiçbir zevki yok.
Annemin hazırlamadığı tüm kahvaltılar tadsız. Çukurovamda sabah kahvaltısında içtiğim portakal sularının tadı burdaki en lüks restoranların menülerinde yok. Kahvaltı sonrası kahvem muhabbet edecek kimseler olmadıkça keyifsiz, heyecanlı bir şekilde rüyalarımı anneme ve kardeşime anlatmadıkça rüya görmenin bir anlamı yok. Ve babamın her sabah cüzdanından çıkarıp verdiği harçlığı harcamanın tadı milyarlarda yok.

Uzunca bir süre yalnız yaşayınca insan önce özlemeyi öğreniyor. Olur olmadık şeyleri özleyebiliyorsun. Yıllarca elinin altında duran ve senin farketmediğin şeyleri ellerinin altındaki boşluğun soğukluğunu hissedince farkediyorsun.

Özlemeyi öğrendikten ve acısını çektikten sonra ikinci aşamaya geçer yalnız insan;idare etmek. Artık yetinmeyi öğrenirsin ve o güzel şeylerin çok uzakta kaldığını anımsadıkça acı çekmenin değil gülümsemenin gerektiğini öğrenirsin.

İdare etme sürecini de yaşadıktan sonra kabullenme süreci başlar. Elinin altındaki her şey artık sana vakit geçirtebilir, filmler, tv, kitaplar, internet, oyunlar. Artık idare ettiğin şeylerin hiç yaşanmadığını varsaymaya başlarsın. Yoktur dünlerdeki mutluluğun ve hiç olmamıştır. Sana işte bu mutluluk denilen ve önüne sunulan her şeyin mutluluk olduğunu sanarsın.

Oysa değildir ve bunu farkettiğinde yeniden uzun ve sancılı bir dönem seni bekler. Uykular kaçar, geceler gündüze gündüzler geceye bağlanır. Sürekli düşünür durursun tâki zihnin yorgun düşene dek.

Bir gece durduk yere hala hayatta olduğunu anlarsın. Sanki yeniden doğmuşcasına bir mutluluk dolar içine, sabaha karşı vurursun kendini yollara en fiyakalasında bir ıslıık tutturursun biraz denize bakarsın, bir yerlerdeçay filan içer evine dönersin.

Ve film başa sarar, özlemeye başlarsın.

Yalnız yaşama sanatını öğrenebilmen için çekirge ve elbette bu büyük metropolün tüm pisliklerinden , vahşi yaşamın çok katlı plazalarından korunmak için çelik gibi sinirlere, sağlıklı bir vücuda, neşeye ,keyife ve en önemlisi “İşte geldik gidiyoruz…” felsefesine sahip olman gerekir.

*fotoğraflar:
http://dangerousllama.deviantart.com/art/dont-leave-3058457
http://liviu-terinte.deviantart.com/art/Alone-In-The-Night-70153986
Ahmet Çağrı Özsema

3 comments

  1. İçim burkularak okudum. Ne yazık ki büyük şehirde yaşamak; milyonların içinde bir başına olmak gibi. Biliyor musun, oğlanla ben de ayrıılıp ayrı şehirlerde yaşamaya başladığımızda; günde 2 kez arayacak olursa, eyvah eyvah oralarda sıkıldı evi özledi diye üzülürdüm.Şimdi tekrar yanyana geldik. nasılsa evdeyim diye geç geliyor ve yüzünü bile göremiyorum.Ama geldiğinde cebinde anahtarı olduğu halde kapıyı çalıyor. Kızıyorum. O da bana; evde kapıyı açacak birinin olmasının keyfini çıkarttığını söylüyor. Ne diyeyim bilemedim. Aklıma Can Yücel’in “Çayına kaç şeker alırsın?” şiiri geldi. Kalabalik bir ailen olmasını diliyorum…

  2. aslında sevdiğim biri vardı.. 3 gündür ayrıldık.. korkum yanlız yaşamak. bu korkuyu nasıl yeneceğimi bilmiyorum.. bilseydim şu yazıyı okumazdım.. çünkü aynı evi paylaştıgının birinin 2 yıl sonra uzaklaşması ve o boşluklar…

Bir Cevap Yazın